
| Kategori : / DİL KALESİ | Okunma Sayısı: 606 |
Zaman zaman “sosyal medya”da bazı felsefe terimleri ile ilgili yazışmalar, tartışmalar oluyor. Altık, anlak, bilinç, eytiÅŸim, saltık, us, tin, tikel, tümel…vs. vs.Bu kelimeleri kullanmaya alış(tırıl)mış olanlardan bugüne kadar “yahu bu kelimeler nereden çıktı? Felsefe tarihimizde yeri var mı? Büyük felsefecilerimiz, fikir adamlarımız bu kelimeleri kullandı mı?” sorularını sorana pek rastlamadım. Aksine, itiraz edilince bir savunma bir direnme, ÅŸaÅŸarsınız.
Felsefe ile münasebetimiz hayli eski, fakat bu kelimelerin dilimizde bir geçmiÅŸi yok. 1941 yılı bizim için felsefenin baÅŸlangıcı, “miladı” olabilir mi?
EÄŸer bu kelimeleri kabul ediyorsanız, 1941 baÅŸlangıçtır ve ondan öncesi yoktur!
1941’de resmen bir komisyon kurulmuÅŸ: “Felsefe ve Gramer Terimleri Komisyonu”. İşte bu komisyon yukarıda zikredilen kelimeleri ve daha nicelerini yapmış, yani uydurmuÅŸ. Zaman zaman türkçe kökleri, ekleri ve kelime türetme usûllerini hiçe sayarak yapmışlar bu iÅŸi. Mesela, tikel cüz’i (partiküler) karşılığı uydurulmuÅŸ. Türkçede “tik” diye bir kök yok. Sözlüklerimizde bir tek “tik” var, o da fransızcadan geçmiÅŸ olan “irade dışı meydana gelen ve tekrarlayan kas hareketi”. Yine dilimizde -el, -al diye sıfat yapan bir ek yok. Devir Millî ÅŸef devri: Biz yaparız olur!
Komisyonun nasıl çalıştığına dair bazı “katılımcı”ların beyanları var: “Bizi dâvet ettiler. Her ÅŸey hazırlanmıştı, bize tasdik etmek düÅŸtü!” Komisyonun devrin Maarif Vekili’nin baskısı, diktesi altında çalıştığı anlaşılıyor. O sırada İstanbul Üniversitesi’nde felsefe doçenti olan Macit Gökberk anlatıyor: “1941 yılının ÅŸubatında felsefe terimlerini hazırlamak üzere, felsefe bölümündeki bütün öÄŸretim üyesi arkadaÅŸlarla Ankara’da Millî EÄŸitim Bakanlığı’na çaÄŸrıldık. Biz oraya oturulacak, konuÅŸulacak, tartışılacak diye gittikdi. Ama gittiÄŸimizde önceden hiç düÅŸünmediÄŸimiz bir durumla karşılaÅŸtık. Bütün terimler daha önce hazırlanmış, listeler yapılmış ve Bakanlık’tan da dille ilgisi olan olmayan birçok kiÅŸi üye alarak kurula getirilmiÅŸti. Bir terimden söz ediliyor; baÅŸkanlık eden kimse de ‘kabul edenler, etmeyenler’ diyor ve o terim tabiî büyük çoÄŸunlukla kabul ediliyordu. Bizim de oylarımız hiçbir defasında bir rol oynamadı.”[1]
Felsefe terimlerimiz için ne kadar “felsefî” bir baÅŸlangıç deÄŸil mi?
Konu yakın tarihin bilinmezleri/görülmezleri arasındadır. Neden bilinmez/görülmez? En baÅŸta merak yoksunuyuz! Burada keskin bir lâf etsek yeri var: Merak yoksa felsefe de yok! Ortalık felsefeci kaynıyor, diyeceksiniz. Onlar ne yapıyor öyleyse? Tefelsüf ediyor!
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden iki mühim ilim ve fikir adamı, Fuat Köprülü ve Åžekip Tunç merakımızı zail edecek ÅŸeyler söylüyorlar. Türkiye’de edebiyat tarihi, medeniyet tarihi ve hatta türkçe denilince ilk akla gelen isim Fuat Köprülü’dür. 1945’te bu iÅŸlerin nasıl yapıldığını gayet net ifadelerle anlatıyor:
“Âlimler, münevverler, mütefekkirler ve profesörler çalışarak oy birliÄŸi ile hazırlandı’ deniliyor. Bu iÅŸlerle uÄŸraÅŸanlar az çok bilir ki, kararlar önceden verilmiÅŸ, emre itaatten ayrılamayacak komisyonlara bunlar tasdik ettirilmiÅŸ, münakaÅŸa ve tenkide asla imkân bırakılmamıştır.”
“Köprülü, dışarıdan konuÅŸuyor”, denilebilir. Elbette müÅŸahedeye, bilgiye dayanan bir konuÅŸma. Kendisi de bir “dil devrimi maÄŸduru”. İlk dil kurultayında iÅŸler sarpa sarınca evinden apar topar alınıp Dolmabahçe Sarayı’na getirilmiÅŸ, “ikna edilmiÅŸ” ve ertesi gün Ebedî Åžef’in karşısında bülbül gibi ÅŸakımış! Onu ÅŸimdilik bir kenara bırakalım, asıl iÅŸin içinde olanlar ne diyor? Ona bakalım.
Bu komisyonun meÅŸhur ruhiyatçı, felsefeci baÅŸkanı, devrinde sahasının en tanınmış ÅŸahsiyetlerinden Prof. Dr. M. Åžekip Tunç’dur. Åžekip Tunç, on yıl sonra Cumhuriyet muhabiri Ferdi Öner’e mülakat veriyor, mülakatın haberi 10.7.1951 tarihli gazetede yayınlanıyor. Åžekip Bey, söyle söylüyor: “Senelerce evvel, bu uydurma terimlerin okul kitaplarına sokulmaması tezini cesaretle ortaya atmıştım. Fakat günün birinde zamanın Maarif Vekili tarafından tehdide uÄŸradım.”
Bilmem ki felsefede “felsefe ve korku”, “felsefe ve tehdit” diye bahisler var mı?
Dünyanın neresinde felsefe dili felsefeciler korkutularak, tehdit edilerek kurulmuÅŸtur?
Dünyada felsefe dili devlet otoritesi tarafından tanzim edilen baÅŸka bir ülke var mı?
Dil ve korku…
“Dil ve devrim” ibaresinde devrimin yerine “korku” konulabilir.
Devlet dili, devletin dayattığı dil!
Devlet’in hayatımıza 2. Mahmut’la, bilhassa Tanzimat’la karışmaya baÅŸladığı gerçeÄŸi üzerinde pek durulmaz. Åžimdi eÄŸitim denilen “maarif” iÅŸleri, o zamana kadar (Enderun hariç) tamamen vakıfların ve ÅŸahısların üzerinde idi. Mektep ve medrese kendi programını kendi yapar, müfredatını kendi tayin ederdi. Elbette gelenek vardı, çerçeveyi gelenek çizerdi. Büyük bir deÄŸiÅŸme mecburiyetinin kapıya dayandığı bir zamanda sadece gelenek üzerinden dönüÅŸüm mümkün olamazdı belki. Gelenekle yeniliÄŸi aynı yapıda birleÅŸtirmeyi tecrübe etmek yerine, ekseriya geleneksiz (köksüz) yeni tercih edildi. Devletin maarif ve ilim sahasına müdahalesi böylece baÅŸladı. Åžimdi bu bize olaÄŸanmış gibi geliyor. Halbuki bu iÅŸin olaÄŸanı ancak devletin çerçeve çizmesidir; sistemin kurulması ve çalıştırılması devletin iÅŸi olmamalıdır.
Devlet’in ilme, maarife müdahalesi MeÅŸrutiyet’le arttı, Cumhuriyet’le son haddine vardı. Hani mutlakıyetten meÅŸrutiyete, cumhuriyete geçiÅŸ hürriyet ve demokrasi kavramları etrafında anlatılmaz mı? Bu geçiÅŸlerin sonunda ilmin ve maarifin patronu külliyen Devlet oldu. Devlet, tevhid-i tedrisatla bir eÄŸitim ve öÄŸretim tekeli kurdu. İş o noktaya vardı ki, binlerce yıllık yaÅŸayan dilimizi tanzim etmek için “devrim” yaptı. Bunun “arıdil-öztürkçe” adlandırmaları altında yapıldığı günlerde, Devlet gerçekten “muhtar-özerk” Darülfünun’u laÄŸvederek yeni bir yüksek öÄŸretim kurumuna vücut verdi: Üniversite. Batı dillerinden üniversite kelimesi alınarak teÅŸkil edilen yüksek öÄŸretim kurumunun örnek alınan batıdakilerden farkı, “özerk” olmamasıdır. Darülfünun’un kapatılmasının asıl sebebi, inkılâplara yeterince destek vermemesi idi. Üniversite’ye “ilmi bırakın ideolojiye” bakın deniyordu. Üniversite “İnkılâp dersleri” ile açıldı!
Üniversite kurulurken sessizce baÅŸka bir “dil inkılâbı” daha yapılıvermiÅŸti: Tıp dilinde latince terminolojiye geçildi, asıl dil inkılâbı buydu. Bu geçiÅŸ, fizik, kimya, biyoloji gibi temel ilimlerin terminolojisinin deÄŸiÅŸmesi demekti. Böylece Üniversite’nin fen-teknik kesimi latince, sosyal ilimler-edebiyat kesimi “arıdil”li olacaktı. Asıl niyet bu muydu? Åžahsen bundan emin deÄŸilim: Çünkü bu iÅŸi yap/tır/anlar, sosyal ilimlerin de belli bir süre sonra latince terminolojiyi geçmek zorunda kalacağının farkındaydı. Nitekim, Dil devriminin en önde gelen “operatör”lerinden Ahmet Cevat Emre hatıralarında itiraf ediyor:
“ÖzleÅŸtirme hareketinin verdiÄŸi fena netice karşısında ‘birbirimizi anlamaz hale geldik’ kanaatine gelen Gazi, birkaç gün sonra, elinde benim ‘Yeni bir gramer metodu layihası’ Çankaya’da toplanmış olan Dil Heyeti’ne gelmiÅŸ, sert sert beni paylamıştı: ‘Lisanda inkılâp olmaz, diyorsun; seni Fransız âlimleri aldattılar!’ buyurdu ve ilave etti: Daha evvelki kitabında lisan inkılâbından uzun uzun bahsediyorsun, ÅŸimdi aksini söylüyorsun.”
“Çekine çekine, kısaca izaha çalıştım: ‘Efendim umumî konuÅŸma ve yazı dilinde inkılâp olmaz, yani milyonların kullandığı kelimeler ve deyiÅŸler attırılıp yerlerine baÅŸka kelimeler kullandırılamaz. Böyle bir teÅŸebbüsle ancak birkaç kiÅŸi arasında bir ‘argo’ yaratılabilir. Halk gene eski dilini kullanır. Halk için roman piyes, hikâye yazanlar da halkın anladığı dil ile yazarlar. Fakat bütün medenî milletlerde hekimlerin, hâkimlerin, avukatların, mühendislerin, makinistlerin, askerlerin, siyasilerin kullandığı terminolojiler vardır. Bunlara ihtisas ve zümre dilleri denilir. Bu terminolojileri almak bizim en büyük ihtiyacımızdır. Arapça ıstılahları bırakıp milletlerası terimler almak…iÅŸte bizim muhtaç olduÄŸumuz lisan inkılâbı budur.”[2]
Terim yapanlar o yüzden itidalden, makul olandan kaçındılar ve ipe sapa gelmez uydurmalar yaptılar ki, latince terimlerin yolu açılsın.
Bu birinci adımdan sonra ne yapıldığını yine Fuat Köprülü’den aktaralım: “DoÄŸrudan doÄŸruya Devlet nüfuzuna dayanan Dil Kurumu, uydurduÄŸu ıstılahları, mütehassıs ilim adamlarına cebrî sûrette kabul ettirerek mekteplere soktu. Mektep kitapları, hiç kimsenin anlamadığı uydurma bir dille yazdırıldı. YavaÅŸ yavaÅŸ ilk mektepten liselere, yüksek mekteplere, fakültelere kadar geniÅŸletilen bu cebrî hareketin, memleketin kültür hayatına meÅŸ’um tesirleri olduÄŸu muhakkaktır.”
Fuat Köprülü, devletin ders kitapları yoluyla dayattığı dili “yazma konuÅŸma dillerinden büsbütün ayrı bir ‘resmî argo’” olarak nitelendiriyor! Argo, yani belli bir gruba veya mesleÄŸe ait olan ve dil içinde ayrı bir kelime haznesi bulunan konuÅŸma sistemi…Devlet müdahalesi iÅŸin içine Meclis de katılarak geniÅŸletilmiÅŸtir. “Daha ziyade politikacılardan ve dil amatörlerinden mürekkep bir dil heyetinin kurulması, en salahiyetli akademilerin bile dil iÅŸlerinde kat’i hükümler veremeyeceÄŸi ve sadece teklifte bulunmakla iktifa edeceÄŸi bir hakikatken Maarif VekilliÄŸinin bu heyetin uydurduÄŸu yapma dili mekteplere ve hatta üniversiteye zorla kabul ettirmeÄŸe kalkması, bunlar yetmezmiÅŸ gibi Büyük Millet Meclisi’nin kendisinde bir dil akademisi salahiyeti görerek mektep argosuna uygun yeni bir hukuk argosu meydana getirmesi…”
Köprülü’ye göre, asıl mesele, Üniversite’nin “ilmî istiklâl”den (bu kavramın ÅŸimdiki ‘özerklik’ yerine kullanıldığını düÅŸünebiliriz), yoksun bırakılmasıdır. Üniversite böylece esarete düÅŸürülmüÅŸtür. “Hakikat ÅŸudur ki, üniversite baÅŸta olduÄŸu halde bütün yüksek ilim müesseselerimiz, on beÅŸ-yirmi yıldan beri ilmî istiklâlini mütemadi sûrette kaybetmiÅŸ, ‘disiplinli hürriyet’ maskesi altında manevî bir esarete düÅŸmüÅŸtür.” 12 yıl önce Darülfünun’un yerine kurulan Üniversite Maarif VekilliÄŸinin keyif ve iradesine tâbi, zavallı bir vaziyette bırakılmıştır. Tamamiyle keyfi ve ÅŸahsî bir ÅŸekilde idare edilmiÅŸtir… “Azil ve nasb, terfi ve terakkileri yalnız Maarif vekillerinin keyfine baÄŸlı profesörlerden mürekkep bir üniversitede fikir ve içtihad hürriyeti diye bir ÅŸeyin bahis mevzuu olmayacağı pek tabiidir. Böyle bir üniversite, hür ve hakikî bir ilim merkezi deÄŸil, sadece hükümetin emirlerini yayan bir propaganda müessesesinden baÅŸka bir ÅŸey sayılamaz.”
Köprülü’nün konuyla ilgili tesbitlerinin onun yüksek ilim ve düÅŸünce kudretini yansıttığını söylemek yanlış olmaz. Son yirmi beÅŸ senede (yıl 1945 olduÄŸuna göre, Cumhuriyet’ten beri) memlekette ilim hayatının ciddi bir geliÅŸme göstermek bir yana korkunç bir gerileme manzarası arz etmesinin baÅŸlıca sebebi budur. Köprülü konuyu çok net ÅŸekilde ifade etmekten çekinmez. Diktatörlerin ilim meseleleriyle ve kültür dâvalarıyla ilgilenmesini “felaket” olarak niteler ve Hitler Almanyası ve BolÅŸevik Rusya’nın, bu hususta çok hazin örnekler verdiÄŸini kaydeder.
Köprülü, neden böyle konuÅŸmaktadır? Onun 1932’de arzusu hilafına Dil Kurultayı’nın 8. Günü kürsüye çıkarılıp o güne kadar savunduÄŸu fikirlerin zıddına konuÅŸmaya zorlanması ciddi bir kırılmaya yol açmıştır.[3] Gerçi Köprülü bu ÅŸekilde hem hayatını kurtarmış hem de ilmî payesi yükseltilerek ve milletvekili yapılarak ödüllendirilmiÅŸ, hatta daha sonra Halkevlerinin meÅŸhur dergisi Ülkü’nün yönetimine getirilmiÅŸtir. Bu maddî ferahlık onun manevî yıkılışının önüne geçememiÅŸtir. İşte aradan 13 yıl geçtikten sonra hem itiraf hem itiraz mahiyetinde bu kadar açık konuÅŸmuÅŸtur.[4]
Köprülü’den Tunç’a
Belki Åžekip Tunç’un “maÄŸduriyeti” Köprülü derecesinde deÄŸildir. O zorla getirilip kürsüden konuÅŸturularak açıkça aÅŸağılanmamıştır. Fakat Felsefe ve Gramer Terimleri Komisyonu BaÅŸkanlığı’na getirilmiÅŸ, muhtemelen bu iÅŸin ilim çerçevesinde konuÅŸulup tartışılarak sonuçlandırılacağını sanmıştır. Fakat iÅŸin yürütülmesinden bunun böyle olmadığı anlaşılmış, muhtemelen bu raddede Maarif Vekili’ne, yani Hasan Ali Yücel’e itiraz etmiÅŸtir. Bu itirazın nasıl karşılandığı konusunda konuÅŸmak için o da on yıl beklemiÅŸ, ancak halkın seçimi ile iktidar deÄŸiÅŸikliÄŸinden sonra açıklama yapabilmiÅŸtir.
Bu kıymetli hocalar, neden gerektiÄŸi zamanda gereken tepkiyi gösterememiÅŸlerdir? Bu konulardan muztarip bir fikir ve edebiyat adamı olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde roman kahramanlarından Hayri İrdal’ın aÄŸzından ÅŸöyle söyler:
“Bilhassa bizim gibi üst üste inkılâplar yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakan, dolu dizgin ilerlemiÅŸ bir cemiyette…Siyasî akideler çok defa ÅŸu veya bu sebeple gizlenen ÅŸeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduÄŸu yerde, ‘benim düÅŸüncem ÅŸudur’ diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır.”
Bu iki deÄŸerli ÅŸahsiyet, zamanında gizli yerlerde de bağırmış olabilirler! Åžartlar deÄŸiÅŸince, açık konuÅŸmak mecburiyetini de hissetmiÅŸ olmalılar ki, fikirlerini ifade etmiÅŸlerdir.
Åžekip Tunç’un sözü edilen mülakattaki ifadeleri onun konuya vukufunu da ortaya koyar:
“Dil Kurumu’nun büyük hatası, bir dilin kelime atomlarından yapıldığını zannetmek gibi eski ve hükmü çoktan geçmiÅŸ bir nazariyeye dayanmış olmasıdır. Halbuki her dilde ana unsur, kelime deÄŸil, cümle yapısıdır. Unutmamak lâzımdır ki, dil bir konuÅŸma âletidir. KonuÅŸmada cümle yapıları kelimelere hâkim olmalıdır. Onun içindir ki, hiçbir kimse bir dili yalnız o dilin lügatlerini bellemekle ne konuÅŸabilir ne yazabilir ne de anlayabilir. Çünkü lügatteki kelimeler, ancak cümleler içinde türlü mânalar, imalar, ifade edebilirler. Görülüyor ki Dil Kurumunun okul kitaplarına soktuÄŸu bu kelimeler, bütün dünyanın kabul ettiÄŸi dil prensiplerinin dışındadır.”[5]
Åžekip Tunç, tek parti iktidarının sona ermesiyle ortaya çıkan hürriyet ve serbestlik ikliminde, bugün kurulması güç bir paragraflık uzun bir cümle ile meramını anlatıyor: “Osmanlıca dedikleri asırlarca tarihimizle birlikte yuÄŸrularak günümüze kadar gelmiÅŸ olan kültür dilimizi hiçe saymakla öÄŸünen, ölü gören, aynı zamanda bu tarihî dil yerine ‘öz dil’ denen bir ırk dili koymayı hayal edenler içimizde ‘dil devrimcileri’ olarak boy göstermekte devam ettikleri gibi ham hayallerine amentü demeyenleri irtica ile damgalıyor, dilimizin mukadderatına tek elden kösemenlik etmek imtiyazına sahipmiÅŸler gibi her tarafta meydan okumayı inkılapçılık ÅŸanı sanıyor, ileriyi, geleceÄŸi, bugünden görmek kerametiyle bütün maziye arka çevirerek ölmüÅŸ göstermekte devam etmeyi ÅŸaÅŸmaz bir (tarzda) güdüyorlar, bütün bu keramet sözde dil alanında halk için bir ilim kurumundan sâdır oluyor.”[6]
“Åžuurlu muhafazakârlık” olmazsa ne olur?
Günümüzde pek fazla hatırlanmayan mühim bir ÅŸahsiyet olan Åžekip Tunç’un “Åžuurlu muhafazakârlık” kavramını ortaya attığı bilinir. 1950’den sonra DP iktidarının Maarif Vekili Tevfik İleri’nin böyle bir ÅŸahsiyet olduÄŸundan ÅŸüphe yoktur. Onun devrinde tek parti devrinin ders kitapları ile dile müdahalesi izale edilmeye çalışılmıştır. Bu tek parti diktasının milleti, tarihini, kültürünü hiçe sayarak dayattığı inkılap olarak adlandırılan yıkıcı uygulamalardan birinin durdurulması anlamına gelmektedir. Dilde normalleÅŸmenin edebiyat ve fikir dünyamızın geliÅŸmesi üzerinde müsbet tesirleri hissedilmeye baÅŸlarken bir darbe ile karşı karşıya kalınmıştır. 27 Mayıs 1960 darbesi ile memleket saat ayarı otuz yıl önceye çekilmiÅŸ, “türkçe ezan” dayatması hortlatılmak istenmiÅŸtir. Bu baÅŸarılamamışsa da maarifteki ıslah hamlesi 1960 darbesinden sonra tersine çevrilmiÅŸ, ders kitapları dil itibarıyla eski haline döndürülmüÅŸtür. Sonraları da bu irticaî hareketin önüne geçmek, mümkün olmamıştır.
O günlerden bugünlere kısa süren istisnalar bir kenara bırakılırsa, “muhafazakâr” iktidarlar Türkiye’yi yönetmiÅŸtir. Acaba Åžekip Bey’in “ÅŸuurlu muhafazakârlık”la ilgili beklentisinin kuvveden fiile çıkamamasını neyle açıklayabiliriz?
“Muhafazakârlar” günlük siyasetin peÅŸinde düÅŸmüÅŸler, maarif ve kültür alanlarında, yani derin siyaset konusunda muarızlarının at koÅŸturmasını, hatta hâkimiyeti elinde tutmasını mühimsememiÅŸlerdir. BulunduÄŸumuz noktada “deÄŸiÅŸtiremeyen deÄŸiÅŸir” gerçeÄŸi hükmünü yürütmektedir.
Türkçe kalesinin bir burcunu kaybettik!
Bu yazı üzerinde çalışırken, deÄŸerli felsefecimiz, mütefekkirimiz Teoman Duralı vefat etti. Onunla son görüÅŸmemiz Türkçe Åžûrası üzerine olmuÅŸtu. SaÄŸlığı yerinde olursa muhakkak katılmak istiyordu. Dil konusu umurunda olmayan çok sayıda felsefeci yanında Teoman Duralı dilinin hakkını veren bir ÅŸahsiyetti. Vefatından kısa süre önce kendisiyle yapılan bir mülakatta (Süleyman Åžahin, Gerçek Hayat, Türk Dünyası Özel sayısı, Eylül 2021) ilk sözleri: “TürklüÄŸün iki sütunu, ana dayanağı var. Bunlardan biri Müslümanlık, diÄŸeriyse Türkçe.”
Rahmetli, büyük emeklerle Kutadgubilik Türkçenin Felsefe-Bilim SözlüÄŸü’nü hazırlamıştı. Maalesef ilk cildi yayınlanmıştı; tamamladığını, kısa süre içinde yayınlanacağını söylemiÅŸti; inÅŸallah tamamı yayınlanır. Allah rahmet etsin, ruhu ÅŸâd olsun.
[1] Kamus-ı Felsefe Istılahat Mecmuası, SunuÅŸ’u sf. 13-14 (Macit Gökberk ArmaÄŸanı, 1983’e atfen)
[2] İki Neslin Tarihi: Mustafa Kemal Neler Yaptı. İstanbul, 1960
[3] Fuat Köprülü’nün 1932’de Dil Kurultayı’nda konuÅŸturulması ile ilgili safahatı daha önce Türkçenin Cenaze Töreni kitabımızda ele almıştık: “Türkiye’de ilim ve siyaset”, sf. 145-150, ayrıca bkz. https://www.tyb.org.tr/dil-kurultayinin-geciken-kahramani-21471yy.htm
[4] Fuat Köprülü’nün Vatan gazetesinin 1 Ekim 1945, 11 Ekim 1945, 31 Ekim 1945, 29 Aralık 1945 nüshalarında yayınlanan makaleleri için bkz. Recep Alpyağıl: Felsefe Dili Olarak Türkçenin GeliÅŸim AÅŸamaları ve Felsefe Sözlüklerimiz (1851-1952) C.1 sf. 996-1009)
[5] R. Alpyağıl: Felsefe Sözlüklerimiz 1, sf. 1169-1170 (Cumhuriyet, 10 Temmuz 1951)
[6] R. Alpyağıl: Felsefe Sözlüklerimiz 1, sf. 1158 (İstanbul Ekspres 18 Mart 1952)
Yazar: D. Mehmet DoÄŸan |
28-03-22 |
||
| E mail: tyb.org.tr | Tweet | ||